LİSANIMIZCA DÜNE TEŞEKKÜR

Resimdeki çocuk; (sosyal medya paylaşımımda olan bir resim) bundan tam yarım asır önce, dün açtı bu dünyaya gözlerini.

Ona çizilmiş bir kaderi, nerelerde ve nasıl sürüp gideceğini, nasıl olacağını hiç mi hiç bilemediği bir hayatı, mutluluk veya mutsuzlukları, kederlerini, acı yahut güzellikleri bilemeden geldi o, bu dünyaya..

Bu resim: bu dünyadaki "ilk resmimdir." Giyindiğim kazak da, "anam" tarafından imal, el dokuması..

* * *

Yarım somunun var mı? Bir ufak evin?

Kimselerin kulu kölesi değil misin?

Kimsenin sırtından geçindiğin de yok ya?

Keyfine bak; en hoş dünyası olan sensin.

(Hayyam)

Fars dilinde adının anlamı "Çadırcı" manasına gelen, şiirde "rubai" türünün icatçısı ve kurucusu Büyük Usta Hayyam ise bu sözleri bundan tam bin yıl önce kime/kimlere söyledi bu bilinmez ama; onun da bahs ettiği yarım somunumuz oldu şükür, bugüne kadar yemeye... Kimselere kul-köle olmadan ve başı dik onurlu yaşamaya da alışığız, bu böyle de sürüp gidecek evelallah... Kimselerin hakkını yemeden, haksızlık yapmadan şu koca evren içindeki hiç bir canlıya; yaşamaya da calışıyoruz.

* * *

Her sabah yeni bir gün doğarken

Bir gün daha eksilir ömrümden.

Her şafak bir hırsız gibidir

Elinde bir fenerle gelen.

(Hayyam)

Ömrümden, hepsi de birbirinden güzel (içinde çok az sayıda acı ve ızdıraplar da olsa da) 50 yıl eksildi bugün... Anam sonralarda, karlı ve soğuk bir kış günü ama bir "Kadir Gecesi" doğduğumu söyledi durdu... Bilemeden yarım asır yaşadım; kaderli mi doğduğumu, yarınlarımın kederli mi olduğunu?

Ben şanslı bir insanım. Belki bir masal gibi ama hakikaten bir mutluluk sarmalı gibi geçti çocukluğum ve gençliğim. Zaten dünyanın, Karadeniz kıyılarında olan ama aslında "mutluluğun başkenti" bir şehrinde açtım gözlerimi ve öyle büyüdüm. Etrafımdan; sevgi, saygı, güven, mutluluk, candanlık hiç eksik olmadı. Çünkü 70'lerin başında ve 80'lerin en sonunda bu güzelliklerle dönerdi dünya. Hayatın akışı bile şimdikinden farklıydı. Ruhumun sevgi ilmeklerini hep bu şehirde ama bu hislerle ördüm.

Sonra büyüdüm... Aşım vardı belki ama bu şehir bana aş verdi. İş verdi. Sırtımı dayayacağım yürekte çok iyi bir eş, saçlarını okşamaya çok değecek gönülde bir evlat verdi. Onları bulduğumdan beri, ellerimi ikisinin de saçlarından eksik etmiyorum... Yokluklarını göstermesin Yaradan.

Sonra, çok ama çok iyi dostlarım oldu her daim, hem bu topraklarda, hem de uzaklarda. Vefayı, güveni, sadakati ve insan olmayı onlarla bildim.

Bir tek şunu bilemedim ama? Ben galiba en çok 17 yaşımı sevdim...

Erdal Eren'i asmışlardı, yaşını büyütüp... Dün, onun da doğum günüydü. (Ve büyük Usta Cengiz Aytmatov'unda.) Kahrı ve acısı her ne kadar yüreğimi dağlasa da, onun "o son bakışı" işlese de içime, 17 sayısını hep sevdim o günden beri. Vatanını çok sevenlerin ama yanlış anlaşılanların (ya da öyle empoze edilenlerin) manevi mirasıdır belki de bu sayı bana. Tıpkı, Deniz Gezmiş'ler gibi..

İyiliği de yaşadım güzelliği de bu sürede, çok az da olsa çirkinliği de. Varlığı da gördüm, yokluğu da... İnsanı, insanları, yaratılan tüm canlıları; ağacı-yaprağı, kuşu-balığı, kediyi-köpeği, börtüyü-böceği, yazı-kışı, güneşi-yağmuru-karı-boranı, imkanlı ya da imkansız olanı, sevdim yine de... Ana-baba-yar-yoldaş, kardaş sevdim. Çok büyük sevdalarım oldu. Dolgun başaklar gibi büyüdükçe ve içime içime doldukca güneşimin feri, alnımın teri ile emzirdimde büyüttüm onları, gönül süzgeçlerinden, yüreğimin imbiklerinden geçirdim. Sevdanın ve sevginin her daim en yüce değer, en büyük emek ve en kutsal duygu olduğunu yüreğime yer ettirdim.

Bayrağımı, vatanımı, milletimi-milliyetimi hep sevdim. Dünya görüşüm ilerici, evrensel ve sınırları belli çerçevelerle çizili olmasa da, bir vatansız, bir de bayraksız olanları sevemedim. Ya da mecazi manada böyle düşünenleri. Ülkemin okumayanını, yargılayıp sorgulamayanını, Ata'sını-kurtarıcısını tanımayanını sevmedim. Memleketim ve ülkemin hayrına yapılmayan her bir işi yapanları sevmediğim gibi. Yalnız ve kadersiz ve fakat ama baştacım güzelim ülkeme ihanet edenleri sevemedim bir de! Para biriktirenleri, mal ve servet hırsı ile gözü dönmüşleri, ikbali için bütün değer yargılarını ve adamlığını satanları, makam-mevki sevdalılarını ama aslında bu dünyanın "gerçek yanılanlarını" ve aslında "kaybedenlerini" hiç sevmediğim gibi..

Yazık! Çok yazık!... İki günlük dünyayı, hırslarına kurban edenlere ne yazık..

Ne yazık, pişmiş ekmek çiğlerin elinde;

Ne yazık, çeşmeler cimrilerin elinde.

O canım Türk güzeli kömür gözleriyle

Çaylakların, uğruların, eğrilerin elinde.

(Hayyam)

* * *

Biz bu dünya sahnesine, çok kısa bir an için uğrayıp da geçecek yolcu idik, Tanrı misafiri idik, bir tek bunu bilemedik?... Oysa yıllar "bir gün" gibi geçiyormuş oysa?

Dün ellinci yılı da geçtim dünya üzerinden. Her şeye rağmen içinde çok büyük mutluluklar ve sayısız duygu öbekleri olan seneler bütünüydü bu toplamda... Çok sevdim, (baktığım, gördüğüm ve hislerimin anlatımıyla da) hakkını hiç ödeyemeyeceklerimce sevildim sanıyorum. Müteşekkirim.

Dostlarım yemek düzenlemişlerdi, akşam, gün içinde bilmediğim, hiç haberim olmadan. Çalgılar-çengiler hazırlamışlar, bunları icra edip çok güzel nağmeler fısıldadılar dost meclisimizde kulaklarımıza. Mustafa Küçükaydın ve Mehmet Çetinkaya Üstadların elinde bir kabak kemane, bir kemençe ve bağlama sanki devasa bir orkestra gibi geldi bana...

Gün içinde bir araya gelip, adıma kısa film bile hazırlamışlar "dün için"... Sırayla rol almışlar, çok güzel mesajlarla, başrolünde, Giresun Kültür & Sanat ve Turizm Derneğinin biricik medya sorumlusu Sadık Murat Teker eşliğinde... Yemek yediğimiz restaurant da gülerek izledik filmi... Kutlama mesajlarıyla, yine-yeniden gönlümüzü çaldılar duygu manasında bütün güzel yürekli dostlar, gah çok uzaklardan, gah yakınlardan... Var olsunlar, sağ olsunlar. Tek tek ama özenle onları cevaplandırmaya uğraşıyorum şimdi... Cep telefonu kullanmam ben, hiç kullanmadım. Dairemde sabit telefonum dün susmadı. Vefalı yürekler vefanın, sadece İstanbul'da bir semtin adının olmadığını söylediler, bunu fısıldadılar bana dün... Kimi gönül dostlarım şiirler yazmıştı, bana ömrümün en güzel hediyeleri olan. Hislendim.

Yakın dostlarım bunu iyi bilir: Maddeye önem vermedim. Ama Giresun'umun çok yüksek dağ köylerinden birinden hediye gelen, el emeği göz nuru, keçi kılından ve el yapımı özenle dokunmuş bir kalpak ilk taktım: başımı da ısıttı, ruhumu da. Çünkü bana, Mustafa Kemal'i hatırlattı.

Yine onun adına olan son zamanların "en çok okunan kitabı" da imzalı bir şekilde kitaplarımın arasına dün katıldı.

Doğum günü pastasının üzerine, çok ince bir zarafetle ve candan-yürekten düşünceyle "Altın Post & Amazonların Gözyaşları" romanımın kapağını koymuşlardı... Pastanın mumlarını, o kapaktaki Amazon savaşçısı kadın ve ölümüne savaştığı erkek düşmanı belki üşürler diye korkarak ve usulcacık üfledim...

O anlardı... En temiz, en saf ve duru, en gönülden duaları o anda dostlarıma ettim..

Var olsunlar her daim diye... Birlik olsunlar..

Vefaya bayrak olsunlar.

(Hep doğum günü kutlamayacağız zira?)...

"Cenazemde bile."

* * *

Yıllar, günler gibi geçti gider;

Nerde o eski dertler, sevinçler?

Ölüme aldırmaz aklı olan:

"Bu da her şey gibi geçer" der.

(Hayyam)

- S O N -

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Akyol - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberler Ankara Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberler Ankara hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haberler Ankara editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haberler Ankara değil haberi geçen ajanstır.



Anket Koronavirüs aşısı çıktığında yaptırmayı düşünür müsünüz?