DOMBIRA

- N'oooliyu saa?

Dedi, bizim Deli Emin; ömrümde çok az olan ama aniden ve korkunç bir gök gürlemesinin ardından, gözlerini de gökyüzüne dikerek, Tanrıya...

O andı... İnanın bütün bir Giresun kompile sallandı durdu bi anda! Biz çaresiz, hep birden; Yüce Yaratıcıyı da hatırlayıp "tırsdık" mecbur.

* *

Aradan bir kaç saat geçti geçmediydi, ben demin ki o korkunç gök gürültüsünü bile tercih ederdim ve bir bakıma da özledim… Çünkü Yavyum Ertuğrul abim bir şimşek hızıyla ve yıldırım etkisiyle bulunduğum mekana şimdi girdi ve ben onu görmezken ve o ardımdan yanaşarak kafama bir adet sertçe şaplağı yapıştırdı bile!

(Ayı, yavrusunu severken öldürürmüş?)

**

- Neldesin lan sen! Accına çıçdıığım delisi! Hani gelecektin de, müze müdüyünün yanına gidecektik ya?

(Müzelik her ne işi varsa?... Bunun en son, köye antin kuntin bir "silah müzesi" yapma fikri vardı… Benim, müze müdürümüz Hulusi ağabeyimi böylesi gereksiz bir rahatsızlıktan dolayı bu konuda bilerek sürekli ertelediğim...)

- Senin gibi boş da gezmiyorum. Benim devlete bağlı bir işim var ve öyle her istediğimde çıkıp gelemiyorum,

Tarzı bir cevapla konuyu kapatmaya çalıştım ben... Keşke çalışmasaydım..

- Sus lan accına çıçtığım!

Klasik cümlesiyle, işte o andı, kafama bir şaplak daha yedim!

*****

Ertuğrul Ağabeyimi tam otuz yıl yaşadım... Dile kolay; otuz yıl.

Yarım asırlık ömrüm içinde; onun yetmiş senelik insan sevgisinin otuz yılını bildim önce, sevecenliğini bildim, o pamuk gibi kalbini bildim.

Babamı, otuz yıla yakın zaman oldu, kaybetmiştim; onu "baba" bildim bir de... Çünkü her daim ve her şartta benim hemen yanı başımda hep o oldu.

Bir de bildim ki; koskoca bir kentte herkesin sevgilisi olmak kolay bir şey değildir öyle?... Onu öykülerde yazdım. Yetmedi, kitaplarımı süsledi onun güzelim hikayeleri. Burun büküp, işine gelmeyen kimi “hakkındaki” yazılanları bazen beğenmese de, gönlünün imbiklerinden süzülüp gelen ve gözlerine yansıyan hakkımdaki gururunu ve mutluluğunu onun yüzünde okudum defalarca.

Ellerinden öperim senin.

***

"Yavyum Ertuğrul" derler onun adına, Giresun dolaylarında... Dili peltektir, kimi sözcükleri yarım yamalaktır ama o kocaman ağzından çıkan bütün gülüşleri ve insanlığı ise tamdır. Peltek dilinin alaya alındığı ve küçümsendiği anlarda, onun kendi icat ettiği ve bir nev'i savunma mekanizması olan şu cümleleri girer devreye;

- Benimle ne dalga geçiyoysunus ulan cibidiley!... Ben çadece çe'yi, te'yi, şe'yi, pe’yi ve biyaz da ye'yi şöyleyemiyoyum çadece?

Güzeller güzeli kalbi kocamandır, ummanlar kadardır onun... Birisine kan mı lazım oldu? O kan Ertuğrul abi tarafından mutlak bulunacaktır. Bu belki olmaz ama, aç mı var? Açıkta mı var?... Doyurulup, barındırılacaktır.

İşte tüm bunlara sebeptir ki; bütün bir şehir tanır ve çok sever onu. Çok da saygı gösterir herkes kendisine... Kimselerin bu zamana kadar ona hürmette kusur ettiğine şahit olmadım.

Belki inanmayacaksınız ama bu durum, çevre illerde de böyledir... Komşu kentler ve onların da komşuları, Karadeniz'i İstanbul veya Ankara'ya bağlayan yol güzergahları üzerinde bir efsane addır aslında “Yavyum Ertuğrul.” Sadece Giresun'da değil. Fakat uzaklarda onu daha çok "Deli Ertuğrul" olarak bilirler.

Dünyanın, arabayla gemiye çarpan ilk adamıdır o mesela?... Mesela o, sevdiği kızı, ilk aşkını ona vermediklerinde, gayet yüksekçe bir köyden Giresun merkeze kadar "son sürat geri geri gelme" protestosu ile yine sonunda o kızı alan adamdır. "Deli" namı bu ve buna benzer sayısız olayından kaynaklıdır.

(Gerçi, bu olayda aile, çok iyi niyetli... Trafik facialarını ve toplum sağlığını düşünerek; kızlarını feda etmişler demek ki garipler!)

***

Girişteki girizgahta tanıtmaya çalıştığımız Yavyum Ertuğrul, işte böyle bir yaman yiğittir. Normalde kurallar uyulmak için yazılmıştır ama Ertuğrul abimiz kuralları kendisine uydurur. Yani zamanla, kuralların Ertuğrul abimize uyma durumu meydana gelmiş, böylesi bir ihtiyaç hasıl olmuştur bu topraklarda.

O, Giresun'un en eski şoförlerindendir. Ama içlerinde en namlısıdır.

Çok eskilerde, uzun yollar boyunca sürekli gaz basmaktan yorulan ayaklarını dinlendirmek için onlar yerine gaz pedalına balyoz koyacak kadar pratik bir insandır O. Sonra da, trafiği mahvetme pahasına, kafasını ve ayaklarını da kamyonun camından çıkarıp serinletecek kadar rahat... Kafası bu işlere çok çalışır çünkü?... O yollarda uçarcasına kamyon kullanan ve önündeki binlerce aracı bu korkularla önüne katıp korkutan, aslı, "katil balina" bir kaptandır. Yollar onun için sadece oyun, kamyonu ise ona bir oyuncaktır sanki. (Şimdi, bütün bunlar eskilerde kaldı.)

Allah’ın sopası yok ki?... Böylesi bir yolculuk esnasında karıştığı trafik kazasından sonra uğramak zorunda kaldığı Çorum Devlet Hastanesinde ödemiştir, bu kural tanımazlığının bedelini ama?... "Deli Ertuğrul" çapında bir kişilikle henüz daha tanışma şerefine nail olmamış bir doktor, Ertuğrul abimizin yüzünü görmeden baktığı onun ağız ve çene filmi için şu yorumda bulunmuştur gelen hemşireye;

- Bu filmi de nerden buldunuz Kızım! Hayvanat bahçesiyle bağımız mı var artık, bu film karışmış olmalı? Burada görülen bir "at ağzı" ve ben bunu yapamam..

(Yaaa?... Kuralları çiğnersen, bunlar gelir işte başına!)

***

Ertuğrul abim, akla hayale gelmeyecek projelerin adamıdır bir de... Onun zihninden geçenleri, yapmak istediklerini onunla birlikte çok uzun yıllarınız geçse bile asla anlayamaz, asla çözemezsiniz... Mesela:

Bizim oralarda, köylerde, "çıkma sac" çok değerlidir. “Çıkma sac” da ne ola ki diyeceksiniz?

Her hangi bir evden, yapıdan ya da binadan arta kalan ve karın, yağmurun o binaya girmesini önleyen çatı malzemesidir, bu bahsedilen. Eskiyen binalardan atıl duruma düşünce kıymetlenir, köylerde, köy evlerinde veya daha başka küçük yapılarda değerlendirilir.

Geçenlerde, çıkma sac arıyordu bu… Bana da sordu… Neyse, ben Ertuğrul abime, böylesi bir ihtiyaç hasıl olduğunu düşünerek, "bakarız" dedim. "Buluruz bir yerlerden. Ardından da sordum; "kaç tabak lazım?"

Bu, eliyle, şöyle bir kulaca yakın bir mesafe gösterdi.

"Nası yani?" dedim... "Ne yapacaksın ki o kadar küçük çıkma sacı?"

Zoru derdi yemekledir onun! "Sacda mideye"* yapacakmış???

* Sacda midye: Karadeniz bölgesinde kabuklu haldeki taze midyenin sac üzerinde, altında yanan odun ateşiyle pişmiş hali.

***

Çok garip bir insandır, Giresun'un Yavyum Ertuğrul!u.

Bunun, yine kendisi gibi garip, kendinden ve çok yakın dostları hariç kimselerin girmediği bir çalışma ofisi vardır. Fakat her ne hikmetse Ertuğrul abimiz burada hiç bir şekilde çalışmaz. Arada ben yemekler yaparım, o oturur zevkle bu yemekleri yer.

Kendine münhasır, nev'i şahsına özgü küçük bir bürodur burası. Fakat kapısında; "Dikkat! Ölüm Tehlikesi!" yazar. Kurukafa uyarı levhaları, buraya es kaza gelecek olan insanları korkutacak cinstendir.

Geçen kış, ben yine yemek yapıyordum mutfak tarafında... Bu gözünü sevdiğimde, bozuk olan bir elektrikli ısıtıcıyı tamir etmeye koyulduydu. Ben pratik ahçıyım, elim hızlıdır. Ama yemek yaparken de kimselerin işime karışmasından haz etmem. Zira Ertuğrul abi hemen her işe karışır zaten:

- Domatesleri kalın doğyama!

- Tujunu az koy az!

- Yemek kısık ateşte ve aheste aheste pişecek, unutma..

- Yemek yapayken cigaya içme!

- Ula hani en son konulacaktı tuj?

- Tüüüüüğf Allah belanı veymesin senin mendebuy manyak!

Gibi, müdahalelere o anlardı, maruz kalmadım diye sevindiydim bende, bu tamirat esnasında... Az sonra çok büyük bir patlama oldu! Ertuğrul abi korkuyla ve büyük bir panikle mutfağa, yanıma kaçtı.

Bakın o patlama anında bu sivri akıl ne yapmış?

Dünya yüzünde hiç bir elektrikli eşya tamircisinin, dahinin yada mucidin aklına hiç gelmeyecek bir şekilde; ofiste yıllardır duran eski püskü bir televizyonun tüpünü, yine eski, çıkma bir batarya ve piller yardımıyla elektrikli ısıtıcıya bağlamış!

Tabi, bağlar bağlamazda, bizim ofis; "boomm!"

Allahım Yarabbim. Ulu Tanrımız, Yüce Yaratanımız: Bu bendeki nasıl da bulunmaz bir şanstır? Doğarken beni hem Kadir gecesinde, hem de bu kadar şanslı yaratmak zorunda mıydın sen?

Ama huylu huyundan vazgeçer mi?

Yakın zamanda köyde, bozulan ütüyü de tamire kalkışmış bu!... Gerçi, bir kalkışma olmuş ama nihayetinde bir tamirat olamamış her zamanki gibi. Ertuğrul abi dedi ki;

- Evde sucuk vaydı. Ütüyü de hazıy sökmüşken, üzeyinde sucuk pişildim. Ütü ikiye ayyılınca, aynen ızgaya gibi göyündüydü gözüme..

*****

Şimdi daha yakın zamanlara doğru gelelim isterseniz…

Aslı bir “tımarhane” olan ve Giresun’da müşterilerinden dolayı normalde bu görevi gören ama aslında bir sanat evi olan Masal Meyhanemizdeyiz.

Onunla masamızda oturmuş sohbet ederken, çok zarif ve hanımefendi iki genç kızımız bize, daha da doğrusu Ertuğrul ağabeyimize, yanımıza uğradı… Giresun Üniversitesindenmiş hanım kızlarımız. Giresun’un Yavyum Ertuğrul’unu merak edip tanışmak istemişler. Ayaküstü biraz konuşuldu, Ertuğrul abinin o güzel sohbeti kızlarımızca da test edildi. Bunlar, oracıkta konuşulan kimi olaylara ve esprilere kahkahalarla güldüler. Derken Ertuğrul abi sıkışmış, izin isteyerek tuvalete kadar gitti.

Kızlar, Yavyum’un ne iş yaptığını sordular sonra bana… O tuvaletteyken de ben fırsat bilip, onun Orta Asya’nın en büyük dombıracısı olduğu yalanını bir çırpıda salladım. Döndü geldi Ertuğrul Ağabeyim tekrardan masamıza. Kızlar;

- Yaa Ertuğrul Amca bu yönünüzü hiç bilmiyorduk, gerçekten de dombıracı mısınız?

(Sanki gerçekten de böylesi bir meslek var?)

Ertuğrul abi: (En ciddi tavrını takınarak ve sanki hesap sorarmış gibi direk de bana bakarak)

- E, tabi.

O anda, Masal’da, duvarda asılı gerçekten de bir dombıra var ve o bizim oturduğumuz masanın hemen üzerinde öylece duruyor.

Kızlar; (dombırayı da elleriyle göstererek)

-Şöyle ufacık bi kuple bizim için bi tıngırdatsanız. N'olur, n'oolur? Haydi kırmayın bizi!

(Haaaa... Şimdi şapa oturduk işte!)

***

Buraya kadar aslında her şey iyi gidiyordu. Ama o son istekten sonra her şey alt üst oldu Masal'da. Bütün büyü bozuldu, Ertuğrul abimin sahte ününden doğan havamız şimdi iki paralık oldu.

Sonra, mecburiyetten eline dombırayı alan “Büyük Üstad Dombıracı Ertuğrul Paşa”; sazın tellerine iki talihsiz ve tamamı notasız, "minareden at beni, in aşşaadan dut beni" tarzı gılıksız iki şelpe attı atmadıydı....

Kızlar yangından kaçar misali ve şimşek hızıyla terk ettiler, hem bizi, hem bizim masayı, hemde Masal'ı.

(Ben eve gittim... Eve gitmez, gidemez olasıca Ertuğrul Abimde eve gitmiştir umarım?)

***

Peki bu olaydan sonra Ertuğrul abiye ne mi oldu?

Belki buna inanmayacaksınız ama?... O büyük bir yıldız oldu.

O gece eve gidip uykuya dalan Ertuğrul abim, yarın ki gün kahkahalarla anlattı, ilk rüyasında gördüklerini…

Yavyum Ertuğrul şu anda Kazakistan'daymış. O, artık, Kazakistanın da en büyük sanatçılarından biriymiş rüyasında. Ülkenin bütün televizyonları-kameraları peşindeylen, o elinde dombırasıyla, Kazakistan'ın bütün büyük şehirlerinde ve onbinlerce hayranının koşarak geldiği konserlerde bu ülkeyi baştan ayağa dolaşırmış. Halk ona artık çılgınlar gibi bağlıymış. Turnelerde ona; özellikle genç kızların ve erkeklerin başta olduğu çok canlı kalabalıklar eşlik etmekteymiş. Ertuğrul abimiz bir yıldız gibi, bir süperstar gibi sahne aldığı bu geceler sonunda ve saatlerce hayranlarına imza vermekten uykusuz kalmaktaymış.

(Bu nasıl da bir hiç olmayacak bir iştir yaa???)

***

(Her neyse... Siz de her şeye inanmayın canım?... Şu anda saatlerimiz sabaha karşı 04. 30 ve biz, Yavyum'un yatak odasındayız:)

- Horrrrrr.... Fiyuuuuuvvvv... Fısss. Tıs.

(Tam bu sırada bir cayırtı;)

"Küüüüüüüt!"

- Bu da neydi gız bacıım?

(Kahkahalar..)

Ertuğrul Abi:

- Hepsinizin de babaçının accına çıçiiim!

(Meğer Her şey bir rüyaymış?... Meğerse Ertuğrul abim, uykusunun en tatlı ve en heyecanlı yerinde; yine yataktan düşmüş!)

***

Gerçi "cayırtı," deminki olaydaki gibi her zaman Ertuğrul abimin yatağında kopmaz. Günün birinde, yanında, hem de büyükçe bir kurum müdürü varken bile olur bu işler. Aslında Ertuğrul abime göre ve onun için, olan biten bu işlerin hepsi de çok normaldir (?)

İzleyelim:

***

Emekli olmadan epey zamanlar öncesidir. Yavyum Eruğruıl'un yanında (tabi ki yaptığı görevden dolayı) bir büyük ve yetkili Müdür Bey vardır. Ve onlar o anlarda, yükseklerdeki ücra bir köy yerinden geçmektedirler. Makam aracının camları, hava hem sıcak, hem de yaz olduğundan dolayı hafif açıktır. Fakat tam da bu sırada hiç olmayacak bir şey olur. Yemek konusunda boğazına "dur!" diyemeyen Ertuğrul ağabeyimiz, (kimi istenmeyen durumlar olur ya hani?) yellenmek konusunda da komut verilmesi gereken gerekli yere söz geçiremez ve o an gayet büyükçe ama anlamsız bir ses duyulur;

- Caaaaaaaaaaarrrt! Fivuuuuvvv!

Müdür bey, deli değil ya? Duyar bu sesi... Ama aslında olana bitene de bir anlam veremez. "Ses belki de dışarıdan bile geldi" diye de düşünür ister istemez. Fakat az sonra arabanın içindeki iklim ve koku değiştirince anlar olanı biteni. Gayet kibarca, ama çok da insani bir hata olarak gördüğü bu olay karşısında babacan bir tavırla sorar müdür;

- Ertuğrul Bey, az önce bir cayırtı koptu. Ardından da bir koku geldi. Bu konuda bir fikriniz var mı acaba?

Müdür ne bilsin ki, Yavyum Ertuğrul böylesi durumlara çok hazırlıklıdır... Onda laf çoktur? Onun tek kusuru, onun sadece; “ç'leyi, pe'leyi, te'leyi ve ye'leyi söyleyemiyoy” olmasıdır.

Verir cevabı;

- Efendim... Ben bu köyü oldum olası hiç sevmem... Çok teybiyesiz insanlayı vaydıy buyalayın... Bunlay süyekli "laştik" yakaylay efendim... Size gelen koku da, işte bu kokuduy kanımca… (???)

****

Giresun'un da, Ertuğrul abimizin de işte böyle gün yüzü görmemiş olayları vardır. Bunların ucu bucağı olmamakla birlikte, bir gün tükenip de bitecek bir hali de yoktur bu gidişle...

Görelim:

Geçenlerde sevdiğim bir ağabeyim bana dedi ki;

- Murat; memleket için uğraşan, çabalayan bir kültür sanat derneğinin başkanısın. Kitapların var, iyi kötü yazarsın. Gel, bir el de bize at. Firma için yaptığımız çalışmalara bir bak. Düzeltilecek yerleri de düzelt.

***

Meğer yeni bir turizm firması açmış bu gözünü sevdiğimin delileri. Firmanın adını, logosunu, tanıtım görsellerini falan da yaptırmışlar bir yerlere. Benden, fikir ve yapılan işlere ucundan bucağından katkı istiyorlar. İşte nasıl desem? Edebi manada yeni katkı, düzeltme yapılacak kimi yerlere de düzeltiler gibi.

Gittim... Gitmez olaydım.

Allahım, bu nasıl da hiç olmayacak, hem de hiç olamayacak olaylara silsilesidir? Bu nasıl da, bulaşmamam gereken ama büyük hatırlara binaen bulaşılan bir olmaz olası gülmece kısmetlerdir?

Bu Allahın manyakları, koskoca turizm firmasının adını, ciddi ciddi "Ahiret Turizm" koymuşlar!... Dinsel figürlü işletmeler, bu zamanda daha iyi iş yaparmış güya? (Ülkenin geldiği dinsel sömürü rezilliğinin derecesine bir bakar mısınız?)

Ben aslında, çok gülünmesi gereken bu isim için ama bu bakımdan olaya kızdığıma sebep hiç gülemedim. Ciddi bir tavır bile takındım bu manzara karşısında bile sayılır. Fakat, firmanın logosunu ve tanıtım cümlesi önüme konunca daha da duramadım, bastım kahkahayı. Yakında resmi açılışı yapılacak olan bu yeni firmanın tanıtım mottoları aynen şöyleydi çünkü;

"Dünya Ahiret Birlikteyiz"

"Gidiş hızlı, varış garanti. Bu yolda geri dönüş yok"

"Ahiret Turizmle Hayırlı Yolculuklara"

***

E, tabi; Ahiret Turizm'den de başka da tür özlü sözler bekleyemezdik ki?

Giresun'da bu ve buna benzer olaylar dizininin ardı arkası kesilmez. Her zaman ve her şartta bu topraklar mutluluğun başkenti, gülücüklerin ve kahkahaların huzurlu limanıdır. Bu limana da, aslında en çok Yavyum Ertuğrulun teknesi uğrar. Güldürür bizleri..

Dün, yengemden büyük bir fırça yemiş bu... Sebepse, unutulan, sabah evden çıktığında giyilen ama akşam bir yerlerde unutulup eve getirilmeyen bir ceketmiş. Bahse konu bu ceket, o gün bilinmeyen bir yerlerde öylece unutulup kalmış.

Aslında Yavyum Ertuğrul'un çok bilinmeyen ama bu olayı anımsatan kırk yıllık bir benzer anısı da vardır bu konuda.

***

Rivayete göre; bundan çook eski zamanlarda, henüz daha Giresun Uluslararası Aksu Festivali kırk yıl önce bir şenlikken olur bu olayın ilk muadili, Ertuğrul Abim için. Yani bu yaşananlar zamanında, dörtbin yıllık bir geleneğin bugünkü devamı olan bu festival, henüz daha o zamanlarda bir yerel şenliktir. Yavyum Ertuğrul o gün, biraz da kapalı olan havaya da aldanarak yanına ceketini de alıp çıkar sabah evden, erkenden..

O zamanki şenlikler bir panayır havasındadır. İlçelerden, köylerden, uzak-yakın yerlerden gelen binlerce insan Aretias'ın (Giresun Adası) karşısında denize dökülen kutsal Aksu Nehri ağzında baharın gelişini kutlar. Çalgılar çalınır, çengiler oynanır. Burada her yıl ve aynı günde (20 Mayıs) tekrarlanıp kutlanan mitolojik kökenli kült olaylar dizinidir o anlarda yapılanlar. Mitolojideki Kutsal Zagora (Aksu) Nehri ağzı ile karşısındaki Savaş Tanrısı Ares’in adası Aretias ve yöresi, bu tören geleneklerinin yerine getirildiği mitolojik alandır. Dört bin yıllık bir geçmişin kültür mirası olarak gelen inanışın temelinde, Hitit Tanrıçası Kybele ile Anadolu mitoloji tanrısı Priados adına düzenlenen bahar, bereket ve döllenme törenleri yatar. Bu törenler ve eğlenceler aracılığı ile Hitit kültürünün zamanla Roma’ya geçtiği ve orada Bacchus Şenliklerine esin kaynağı olduğu söylenir.

Her neyse... Burada, olayın tarihi açıklamasını da biraz yapmış olduk böylece.

Yavyum Ertuğrul o gün şenlik alanına vardığında, alanda müthiş bir canlılık vardır. Oynayanlar, ağaç diplerinde kimseleri rahatsız etmeden sofra kurup efendice demlenenler, piknik yapan aileler, koşan oynayan çocuklar, ekmeğinin derdinde olup da etrafı bir panayıra çeviren esnaflar, köylüler, şehirliler... Hepsi, hepsi neşe içinde bir aradadır. Bu şartlarda o da, şenliğe dahil olur.

Bir ağaç gölgesinde ve dostları ile de, güzel bir içki sofrasında bir uçsuz bucaksız muhabbettir de başlar. Sözler söylenir, kadehler devrilir. Derken o arada oldukları yere bir zurnacı müzisyen gelir. Bu kişi, zamanın tanınmış ustalarından, yaşı kemale ermiş ama çok beğenilen bir üstatdır.

Zurnacı amca, yetkin sanatıyla oradakileri bir güzel eğlendirir ve bizimkilerin masasını çok güzel nağmelerle şenlendirir. Yavyum Ertuğrul bu güzelim notalara az önce üzerinde bulunan ceketini de çıkarmak suretiyle kalkıp oynayarak olaya eşlik eder, çok büyük renk katar. Bu güzel zamanlar, içki eşliğinde epeyce bir süre devam eder.

Şimdi akşam olmuş, şenlikler bitmiş ve eve dönme zamanı da gelmiştir. Ertuğrul abi, kafası güzel, çakırkeyiften biraz hallice (ama aslında zurna bir vaziyette) evinin kapısını çalar. Kapıyı yengemiz açar tabi. Ama bir eksiklik hemen göze çarpar Yavyum Ertuğrul'un giyimi kuşamı konusunda. Abimizin üzerinde, ceketi yoktur. Yenge hanım bu olayı hemen dillendirir;

- Ertuğrul ceketin nerde? Sabah evden çıkarken üzerindeydi!

Yavyum Ertuğrul; bir şairin, doğaçlama ustası bir "atma" üstadının, bir laf ebesinin bile bulup veremeyeceği o ibretlik cevabı anında ama kafa binbeşyüzken o anlarda bulur ve yengeme usulca iletir;

- Hanım bu duyumu sen gel isteysen şu anda hiç soyma... Bugün bi Zuynacı bana çaldı ditdiyi, bizim ceket bilmem kime gitti, gitdiyi..

***

Tabi ki, bu anlatılan olaylar; kendi içlerinde ve kendi çizgilerinde hem sonsuzluk hem de çok çeşitlilikler arz eder. Ucu bucağı gelmez, Giresun'un da, Giresun’un Yavyum Ertuğrul'unun anılar silsilesinin de maceralar yumağının da. (Devamı sonraya..)

- S O N -

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Akyol - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberler Ankara Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberler Ankara hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.