Yağmurun kızı, mavi gülüşlü ülkem

Ben seni düşlemenin seanslarında dalgınlığa güçsüzce teslim olup, dudaklarıma düşen ılık tebessümlerle yarı ayık yarı uykulu bir gevşemeyle gözlerin de yitip, bitiyorum.

Mavi bir şarkının sayfaları ve çığlıkları arasındasın, en ihtişamlı halinle. Tut ellerimi diyorum, öyle gevşek değil sıkıca. Ama görmüyorsun, çocukluğumda unutmuşcasına oralı olmuyorsun. Söylediklerim sadece kendime misali kendi kendime yaslanıyorum. ÜLKEM, ara, bul beni, bul beni çocukluğumun en yaramaz ve azarlanmayı hak etmiş, kulakları çekilmesi gereken bir oyunun kıyısındayım üstüm başım hasret.

Bul beni ve duy ÜLKEM…

Buda garip bir bilmecenin çözülmez ama durmadan sevdiğim kısmı. Ne zaman seni düşünsem şirin bir yağmuru sırtlayıp çıkıyorsun yollarıma. Vefalarını kuşanıp tüm suçlarımı tarih meleklerinin bile arayıp bulamayacağı tozlu raflara kaldırıp zulalıyorsun. Bu benim için affedilmekten öte, kutsanması gerekendir.

Islak dudaklarının yamaçlarda büyüyor ışıklı nergisler.

Bembeyaz adımlarla ilerliyorum hüznü serpiştirdiğin kaldırımlarında. Ve sonra bir şarkı tutuşuyor içimde senin gibi yaralı ama senin gibi acınmayı kendine reva görmeyen bir şarkı. Dinginliğinin teninde usulca bir kırlangıç süzülüyor, sulara eğilircesine. Kendimi o kırlangıca benzetiyorum güzelliğinin tuvaline sığınarak. Sana bildiğim bütün dualarla, tesellilerimle geliyorum borçlu ve biraz mahcup. Ama görmüyorsun, çocukluğumda unutmuşcasına oralı olmuyorsun.

Dokunaklı bir akşam kıyısında bulurum seni. Serin sözlerinle bağdaş kurmuş öylesine duruyorsun… Uzaklara her şeyi heybesinde taşımaktan bıkmamış uzaklara dalıyorsun. Çeviriyorum yüzümü yağmurların menziline, göğe doğru… Islandıkça sana yakın duruyorum, ıslanıyorsun, durmadan, ıslanıyorsun yağmurun kızı ÜLKEM…

Ne zaman sana uğrasam ıslak gözlerinle karşılayıp, güneşli sesinle uğurluyorsun, sırtımı umut telkinleriyle sıvazlayarak. Bahardan kalma halinle, seninle dolaşıyoruz her kıyıyı, her sokağı didik didik ederek. Şaşkın ama dokunmayan yorgunluğumuzla yine sağırları körleri oynayarak bir bankta kuruluyoruz. Güzellikte yoksulluğumuzu örten o pasağa bulaşmamış gülüşleriyle başımıza üşüşen boyacı çocuklarla senin yerine de ben konuşuyorum “ Ayakkabımı ödünç aldım boyamayacağım” deyip takılırken, onlarla konuşma soyluluğundan nasibimi alıyorum.

Yağmur yağıyor…

Kaçışıyor insanlar saçaklara. Hani kuşlar… Kuşlar neden bu kadar az, sırılsıklam saçlarının enginliklerinde. Ben sıcacık hüznüne sığınıyorum, ertelene ertelene biriken hüznüne. Gökyüzüyle beraber seninde gözyaşların karışıyor toprağa. Ellerine tutunup çığlık çığlığa harflerden fısıltılarla kulağına eğiliyorum. Ağlama Yağmurun Kızı ÜLKEM, ağlama gökyüzü öykünmesin sana, ağlama mavi gülüşlü sevgili…

Üşüyor Gözyaşların

Sen ağladığında

Demet demet yıldızlar serpiştirdim ayaklarına

Dingin gecelerime düşer çiy damlaları anılarımın

Kokusu hıçkırığının ve tılsımı gözlerinin

Kan revan içinde ellerim

Sularla söyleşmekten

Toprakla yüzleşmekten

Kırgınlıklara yeşeren sebepleri yolmaktan geliyorum

Mutluluğun koynundan düşmüş bir anahtar

Çocukluğuma takılan bir tebessümle

Sana kavgalara küskün sözcükler topluyorum

Kalbimi griden yıkayıp geleceğe

Gelişine saklıyorum

Yinede üzülüyorsun

Tutuşup tutuşup kirpiklerin

Üşüyor gözyaşların

Oysa ben

Sen ağladığında

Yıldızlar serpiştirirdim ayaklarına...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Müslüm Aslan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberler Ankara Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberler Ankara hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.