Giresun'dan selam ve sevgilerimizle..

SOKAKBAŞI

Sokakbaşı MeyhaneAsmadandır kapısıBen gözüme aldırdım15 sene mahpusu.

Yukarıdaki dizeler; bundan 1 asır kadar öncelerin çok güzelce bir halk türküsüne aittir. Bu türkünün de ilk kıtasıdır. Bu evrenin en mutena ve uygar semtlerinden biridir bu eserin anıldığı yer. Adı; "Sokakbaşı"dır. İlim, irfan, kültür, asalet, beyefendilik, hanımefendilik, moda, sanat; bu adla özdeştir. Bu semtin kendine has bir dokusu, uzun yıllarla oluşmuş ve çok ince imbiklerden geçerek bugünlere gelmiş bir kültürü vardır... Hele hele gırgır, şamata ve gülmece olaylar dizini; belkide adıyla müsemmadır.

Gidiyom Giresun'aGızlar MeyhanesineOrda bir güzel ölmüşVaram cenazesine.

Güzelliğinden, vasıflarından ve farklı bir kültürle örülü cazibesinden olacak, türkülere konu, bahsedilen bu semtin; o eski zamanlardaki sınırları içerisinde bir meyhanesi olduğundan başka, üstüne üstlük müşterilerini sadece hanımefendi bayanların oluşturduğu bir de "Kızlar Meyhanesi" varmış bir zamanlar.

Biz çok geç kaldık, göremedik o güzellikleri... Anlatıldığı kadarıyla; yemyeşil sarmaşıkların ve en bulunmaz ağaçların süslediği bir avlu geçildikten sonra antik muhteşem bir taş kemerin altından geçilerek içeri girilen zarif bir mekanmış burası. Duvarlarındaki şen kahkahalarının, şimdilerde türkülerde kaldığı.

Kızlar Meyhanesi şimdilerde kapalı. Şimdilerde Sokakbaşı'nda biraz hüzün, biraz unutulmuşluk var. Fakat ben unutmadım, gençliğimin en güzel yıllarının geçtiği bu semti de, bu semti meydana getiren o olağanüstü yürekli ve zamanın her daim ilerisinde olan kültürlü insanlarını da... Unutamadım.

Fakat tamda burada, "Sokakbaşı'nda ne kültürü var?" diye soranlar çıkacaktır elbet, yapısını bilmeyenler tarafından... Bir kere ve en evvela burası sokaklardan kurulma bir okuldu her şeyden önce. Burada sanatçılar, burada edebiyatçılar, burada zanaat ve kalem erbapları yaşardı. Onların varlığından doğma ışıksa, bu semte yansırdı olduğu gibi. Belki ben son zamanlarına denk gelsem de, son pırıltıları olsun gören bahtiyarlardanım ne mutlu ki bana. 20 yıla yakındır ayrıyım bu güzelliklerden. Ama her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi üzülerek de olsa Sokakbaşı'nın son zamanlarda o eski havasının olmadığına da şimdilerde şahidim maalesef uzaktan.

* * *

"Ne vardı ki?" bir semti bu kadar methetmeye sebep acaba?... "Nedir, onu başka başka yerlerden ayıran özellikler?" diyenlerde olacaktır.

Dilimiz döndüğünce anlatmaya başlıyorum öyleyse? Okuyanlarımız var olsun. Ama önce onlara, (bilenler için)cevabı çok da zor olmayan bir soru soralım;

- Siz hiç, ömrünüz boyu, ama hemen her gün, bir semtin tam da merkezini, kalbini teşkil eden bir dört yol ağzında, oturarak ya da ayakta; hiç parasız, bila ücret, biletsiz, olağanüstü bir tiyatro izlediniz mi sürekli?

Şu anda bu soruya "Eveeet" diyenler, eminim ki Sokakbaşı tayfasıdır. Ya da tesadüfen oradan geçenlerdir. Evrenin bu çok özel kurgularla bir araya getirilmiş, ama kendilerine de olağanüstü bir tiyatro ve doğaçlama temsil yeteneği verilmiş şanslılarıdır bu güzellikleri ortaya koyanlar... Ben ömrümde bu konuda, daha da başka ve bu kadar özel bir yer görmedim yarım asırlık ömrümde..

Hayatı, gönlünden geldiği gibi oynayan çok büyük aktörleri vardı, bu olağanüstü sokak tiyatrosunun:

Bir kere ve en başta, Cin Ahmet Amcamızdı bu curcunanın en büyük aktörü, hengamelerin unutulmazı... Arnik Teyzemizdi. Manav Turgut abimiz, usta tiyatrocumuz Akkuş'umuz, Cüneyt Zeki ve Dalton Cihan abilerimizdi... Küp Sülüman, Gıvırcık Güngör, Deli Hasan'dı sonra. Ve daha sonra ismi sayılmayacak kadar çok, onlarca renkli güzel insan.

Ve tabi ki, (basılı kitaplarda da kendisini yazmaktan onur duyduğum;) "Şarapçı Sülüman"ımız. (Dalgalara Bin De Gel / Kültür Ajans /Ankara)

Ve birde yürek yangınlarımız var ki ayrıca? Tüm şehrin birden kalbine gömdüğü adamlardır bunlar.

Mesela, elle tutulur, gözle görülür maddi değerlerin alma tarafında değil ama sürekli, hep "gönülden verme" tarafında olan bir insan tanıdık. Modern zamanların son Robin Hood'unu. Manevi dünyaların maddi dünyalardan üstün olduğunun ispatını.

Sevgili Doktorumuz... Çook ama çok uzaklarda, bir koca şehri yürek yangınlarıyla baş başa koyup da, kendisini dünyanın öbür ucundaki dağlarda bırakan yüce insan. Nepal'de Tanrı Dağlarının, (Tien Shan) Zafer Tepesi'ndeki (Peak Popeda) bir cennette olduğuna inandığım yürek: Dr. Hakan Ağabeyim.

Aslında son tırmanışında, o düşüp yitmedi... Asıl O; o dağlarda sonsuzluğa karıştı.

Ve... Daha geçen aylarda cennete yolculadığımız, çocukluğumun ve gençliğimin güzel arkadaşı, büyük yüreğiyle, canımın içi bir diğer Hakan'ım... Saflığın ve anlatılamayacak kadar ulvi, güzel bir kalbin taşıyanı. Nurlar içinde yat çocukluğumun can arkadaşı sevgili Hakan'cığım.

Sizleri; sayılan bu kadar güzel yüreği unutmak ne mümkün? Bakın işte burada naçizane bir öyküde hepiniz de ayrı ayrı yad edildiniz. İsterim ki; sizlerde ne olur bizlere haklarınızı helal edin. Bizlerinki gani gani helal olsun çünkü sizlere.

* * *

Dünya yüzünden; ermişler-veliler, akıllılar-deliler, esnaflar-sanatçılar, çeşitli meslek grupları mensubu yani nihayetinde türlü türlü insanlar gelip gelip geçtiler elbet... Hepside bu olmaz olası ama yinede yaşanası dünyaya uğrayıp fethettiler gönülleri. Ve görevleri tamamlandığında da göçüp terk ettiler bu alemi... Fakat içlerinde öyle insanlar vardı ki, bunlar Tanrının bir büyük takdiri olarak çoğu birden ama çok da büyük bir güzellik sonucu Giresun'un Sokakbaşı Semtine düştüler!... Biz yıllarca bu durumdan bir şey anlamadık. Fakat sonu bitmez kahkahalar ve büyük bir tiyatro oyunu gibi izleyicisi olduk bu hengamenin... Olup biten her günkü bu cımbıştan sonsuz bir zevk ve gurur duyarak hem de... Fakat öyle bir tiyatroyduki bu, hayatımız içinde? Bazen bizi sarıp sarmalayan, bazen gülmekten yerlere yatıran, bazen içimize içimize garip ve cevabı olmayan sorular sorduran..

Cin Ahmet Ağabeyimiz Giresun'un, ünü Sokakbaşı sınırlarını da aşmış büyük bir simasıydı. Çok kendine has ve çok şahsına münhasır bir yaşam çizgisi bahşedilmişti rahmetliye, Yaratıcı tarafından. Aslında altın gibi parlak bir kalbi saklamayı başaran bir sert yüz ifadesi çok az insanda vardır. O bunlardandı. Yalnız ama bohem, aslında çok varlıklı olmasına rağmen de ancak ermiş kişilere verilebilecek bir özellik olarak kalabalıklar içinde tek başına yaşardı. Çok meşhur bir saz sanatkarıydı. Sazı kötü çalar, fakat başkalarının elinde bülbül olup şakıyacak o sazları ise maharetli elleriyle kendisi yapardı. Orhan Gencebay'ın, Yıldıray Çınar'ın onun yapımı sazlarla şöhret olduğunu söyler, kimi büyüklerimiz. Zamanında yaptığı bağlamaların İstanbul'dan Ankara'ya kadar alıcısı olurmuş. Sabahtan akşama kadar, kendi küçük tek odalı ama cadde üstündeki fakirhanesinde dut ağaçlarından çıkma keser-çekiç-murç sesleri duyardık. Çok çalışırdı. Bazı zamanlar kafayı çeker, bazı zamanlarda elinde ibrik, abdest almaya su bulmak için yollara düşerdi. Herkes ama herkes onu çok severdi. Kızgınlığı çok görülesiydi. Sakin geçen her günün akşamında, gündüzkü o sanatçı ve beyefendi profilini dağıtmak için Semt halkı sanki sözleşip onun başına üşüşürdü. Onu kızdırmak, sinirlendirip küfür işitmek, sırrı çözülemeyen bir tuhaf gelenekti sankiburalarda? Tek göz çilehanesinden bilerek çıkmadığı zamanlarda, çok yaratıcı fikirleri devreye girerdi ahalinin... İşte tam da şimdi burada... Hengam başlıyor.. * * *

Sakin geçen bir yaz gününün akşamüstü saatleri... Cin Ahmet Amcamız bütün gün çalışmış, tüm gün bir büyük dut kütüğünü keserle oymak suretiyle saz yapıp yorulmuş ve kendisine hem iş yeri, hem ev olan tek göz mekanında hüşu içinde dinleniyor.

Kimseler bilemez bunu? Belki namazını kılıyor, belki kafayı çekiyor.

Biz Sokakbaşı'nda, dört yol ağzında bu dünyanın en lezzetli hamburgerlerini yapan Namık abimizin dükkanındayız, Azık'tayız. Birden bire üst üste patlamalar oldu yakınlarda! Biz iç savaş çıktı sandık... Değilmiş? Çıkmamış..

Cüneyt Zeki, Manav Turgut ve Akkuş Abdullah abimler, o akşam bir türlü dışarı çıkmayıp kendileriyle muhatap olmayan Cin Ahmet Amcamızı odasından çıkarmak için, kıştan beri kurulu duran ve sokağa taşmış boruları olan sobasının içine, dışarıdan onlarca kızkaçıranı toptan atmışlar sadece! Az sonra elinde keseri ve gerçekleşen bu insanlık dışı patlamayla yüzü gözü is-pas içinde kalan bir esmer adam gördük biz!... Baltalı İlah Zagor'a benzettik biz önce. Zagor'u, çocukken okuduğumuz çizgi romanlardan kaçtı da, geri geldi sandık. Önü sıra kaçan bir grubu kovuşturken bu.

Fakat değilmiş... Bunu da, Cin Ahmet'in o kendine has ve bu dünya yüzünde asla ama asla duyulamayacak gün yüzü görmemiş küfürleri başlayınca anladık!

- Cüneyt Zekiiiiiiiiii! Cüneyt Zeki!... Şu anda normalde seni kovalıyorum ama seni değil ananı çok yakalamak istiyorum ben aslındaaaa!!! (Bundan sonrasında kurulan bütün cümlelerin hepsi çok vahim!... Hele de; kaçarken, oradan Cüneyt Zeki kadar çok uzaklaşamayan Akkuş'a, Manav Turgut'a..)

- x&+%/()=?_'"é*/(

Ve;

- hprjklleşlcsçğzbdlytüi... (ile geçiştirelim isterseniz?)

Peşine Arnik Teyzemiz geldi, sesi-gürültüyü o da duymuş... Hengamenin içine, hemde orta yerine o çok güzel Ermeni aksanı ve kahkahalarıyla o da düştü. (Bu dört yol ağzı hikayelerini ve Arnik Teyzeyi farklı konularla anlattım başka bir kitapta: Akıllı Mı Desem Deli Mi / Kültür Ajans / Ankara)

Başladı söylenmeye;

- Ula Aaamet? Ula akılsız gafa! Ula ben sana demedim mi bu delilere taa da uyma diye?... Bak, işte şimdi beni almış olsaydın bütün bunlar başına gelmeyecek, biz mutlu mesut yuvamızda yaşoor olacaktık seninle... Sanoorsun ki, bu güzellikle ben evde kaloorum? Bir gün seni bu delilere bırakıp, bende yuvadan uçup gideceğim işte! Gelinliğim bile hazır bre!... Hemde siyah. Ooohhh! Çatlada patla!

Rahmetlik Arnik Teyzemiz hakikatende güzel insandı. Bir asırlık bir ömre yanaştığı o güzel günler içinde tabi ki yüz güzeli değildi ama yüreği çok güzeldi. Hiç evlenmediği, ömrünü kedi-köpek ve bilumum hayvanata adadığı halde kendisini halende gelinlik kız gibi görebilecek bir öz güvene ve asalete sahipti. O hayal ettiği gelinliği hiç bir zaman, hiç bir yerde giyemedi ama soğuk bir kış günü uzaklardaki bir huzur evinden ahir alemlere olan göçüne ait vuslat haberi geldi bizlere, beyaz bir kefen giydi... Ben ağladım. Mezarı, halende bu çok sevdiği topraklardan çok uzaklardadır. O ölünce Giresun, renklere ait, geçmişe ait ve en ulaşılmaz derecedeki bir özel insanlığa ait hafızasını da kaybetti. Ardından Cin Ahmet Amcamızı da yitirdik. Onlar; yaşayan bir şehrin, yaşamasını sağlayan hayat damarlarıydı bence varlıklarıyla. Gönüllerimize, yüreklerimize temiz kan gitmesini sağlayan, en azından bizleri her gün gülümseterek bunu olsun başaran birer ayrı kalbimiz, ayrıca diplomasız ruh hekimlerimizdi onlar. En renkli güllerimizdi. O gülleri birer birer kopardı zaman, acımasızca dallarından.

* * *

Konuyu değiştirelim... Çok acıklı bir hale bulanmasın şimdi, bu güzelim semtin güzelim görüntüsü;

Birde, (bu nasıl oluyorsa;) ben ve sadece bir kaç kişinin daha Beşiktaş'lı olmadığı bir semtti zamanında burası... Bütün ahali Kara Kartaldı. Hatta çok ilginç, semtin futbol kulubünün adı bile "Beşiktaş"tı. Rahmetli Süleyman Seba'nın; "Anadolu'da, Giresun'da "Beşiktaş" adında bir takım varmış? Onlara yardım etmemiz lazım ama bizimde durumumuz yok ki. Bize kim yardım etsin?" dediği kulüp işte burasıdır. Ulusal basında haber konusu olmuşluğu vardır bu durumun. Kendi yağıyla kavrulur, onurlu mücadelesini her yıl sürdürürdü sevenlerinin omuzlarında. Ben bu kulübün adının Sokakbaşıspor olduğu zamanlarda da, değişikliğe gidilip Beşiktaş olduğu zamanlarında da top oynadım bu takımda. Eski anılardır ama büyük gururlardır bunlar bizim için. Şehrin şimdiki mevcut Belediye Başkanı da dahil bir çok simanın zamanında ter akıttığı bir kulüptür bu kulüp. Rahmetli Kepçe Ahmet, Emin hoca, Ali Hamdi, Veli, Yusuf, Küçük Hüseyin, Nevzat gibi zamanın büyük topçuları bünyesinde top koşturmuş, Osman Kale, Şükrü Arda, Ali Ekmekçi ve Kartal Yaşar'lar yıldız olmuşlardır bu takımda.

Çok iyi hatırlayamadım. 90 yılı mıydı neydi?... Bir önceki sezon takımı küme düşürmüş olan "Fıstık Bahtiyar," Hoca olarak geri geldiydi yine bizim takımın başına... "Çocuklarım, kirli bir çamaşırım var, yıkamaya geldim" diyerekten... (Çok iddialı bir söylem gibi duruyor ama ne demekse, ne manaya geliyorsa artık?) İkinci Amatör Kümedeydik o zamanlar. Allahtan büyüklerimiz, Giresun'da 3. Amatör ligi kurmayı akıl etmemişler? 2 den sonrasına düşme olmuyor çünkü?O sene ligi sonuncu bitirdiydik biz!

Allah selametlik versin, Mehmet Matra Ağabeyimizdi kulüp Başkanımız... Eksik olmasın, hepimizi bir govduydu kulüpten!

E tabi adam haklı... Nasıl kovmasın ki? Sezon içinde attığımız gol sayısı bir elin parmaklarını bile geçmediydi. Bu gollerin birini de, bir korner atışımız esnasında, rakip 18 içinde anlamsızca gezinen Kapak Fati abimiz yanlışlıkla attıydı zaten?.. Sırtı dönükken ve pozisyonla hiç bir alakası yokken topun kafasına yanlışlıkla çarpması sonucu olduydu bu gol de... Uzun yıllarca da gonuşulduydu.

Ama normaldir..

O yıllarda çok sevdiğimiz ve kapı komşumuz olan rahmetli Fevzi abimdi bizim takımın kalecisi. Kendisini ayrı severdim. Çok yüce bir gönül taşırdı yürek hanesinde. Eskinin çok çok iyi kalecilerinden olup, başından geçen çeşitli olaylarla bir yerlere gelememiş, kaybedilmiş yeteneklerdendir kendisi. Zamanında Giresunsporun efsanesiDominik Raci ile Vefa'ya transfer olup, İstanbul'da birer yıldız adayı oldukları zamanları vardır. Fakat rahmetli Raci abinin Kulüp Başkanının kızıyla olan gönül ilişkisinden dolayı Vefa'ya vefasız davranıp, Vefa'dan kovulmuşlukları da.

Sohbeti çok güzeldi. Bu mecralardaki çok olaylarını anlatırdı bizlere Fevzi Ağabey. Paraya pula değer vermezdi hiç. Çok asil gönüllüydü. Bir büyükçe balya olarak, gazete kağıdına sardıkları çok büyük miktarda bir parayı uçağa kafaları güzel bindikleri için hava alanında unutmuşlukları bile vardır bunların. Transfer taksididir bu para ikisinin de... Ama fakirin yuvasını Allah yaparmış? O tarih, başka bir uçakla gerisin geriye dönüp bakmışlar ki, gazeteye sarılı balya aynen orada ve öylece duruyor. Kimse dokunmamış.

Onların bu samimiyeti her zaman böylesine candan ve yürektendi. Hiç unutmuyorum, önemli bir maçımız öncesi Dominik Raci, Fevzi abime başarılar dilemek için bir şişe kırmızı şarap getirdiydi soyunma odamıza.(?) Biz şarabı Fıstık Bahtiyar'a göstermeden hemen sakladık. Çok önemli bir maçtı yanılmıyorsam, mutlaka almamız gereken... Maçı kalede, 5-6 gol yiyerek tamamladı Fevzi abim. Şarap işe yaradı ama? Maçtan sonra soyunma odasında içtik o moral bozukluğuyla kafamıza dikleyip... Hemencek de bittiydi zati şarap.

Rahmetli, Ramazanlar hariç pekseverdi içmeyi. Ama her Ramazan orucunu tutar, bizim apartmanın tam karşı çaprazındaki şimdilerde yıkılan o iki katlı evlerinin penceresine her akşam mutlaka saatinde çıkar ve kaleden topun atılmasını beklerdi. Gözlerindeki o her zamanki anlatılmaz gülüşünü özledim be, güzel ağabeyim... Sen ve senin gibi nasıl güzellikler vardı bir zamanlar etrafımızda? Hepiniz birden bizi bırakıp da, nerelere gittiniz?

* * *

İşte ben buralarda, rüya gibi zamanlarda, rüya gibi sokaklarda yaşadım ilk gençliğimi... "Sokakbaşı"nda yaşadım. Otuz-Otuz Beş yıl önce, çeyrek asır önce, dünyanın dönüşü bile ne kadar da farklı ve ne kadar da güzelmiş meğer?

Sahili Sokakbaşı'na bağlayan uzunca lise yolu, Gogora Kilisesinin kıyısından akarak sahile kavuşurdu. Bu yolun az yukarısında; gündüz aşıkların, gece atıcıların buluştuğu "Eşşek Co" gülümserdi herkese. Seçenek olarak orada oturulacaksa oraya, olmadı olağanüstü bir kültür yuvası olan "Bodimeli Parkı"na geçilirdi.

Semtin bütün ahalisinin ve bir koca Giresun'un, yazları vazgeçilmeziydi burası. Upuzun sahil yürüyüşlerinin de en güzel dinlence noktası. Denizin hemen kıyısında, kendine has, basit ama çok özgün bir havası vardı bu parkın. Karadeniz'in huzur veren sesi ve dalgalarının koynunda çay içenler çay, içki içenler içkisini yudumlardı. Kimselerin kimseyi rahatsız etmediği bir mekandı. Müşterileri uygar insanlardı. Buz gibi fıçı birasının yanında midye tavası meşhurdu. Rakının yanında günlük, taze ve en güzel balıklarıysa; bulunmaz. Olağanüstü bir lezzete sahipti bu mekanda balıklar.Salaş fakat orijinal bir mekandı. Yapısını oluşturan fiziki şartların sıcaklığı, birde özgünlüğü ayrı bir hava katardı buraya. Biz, balıklarındaki bu anlatılmaz lezzet konusunda bir saptamaya varmıştık çok yıllar sonra... İtalyan, Fransız, Yunan ve bilcümle deniz ülkesi mutfaklarında hiç yapılmamış bir uygulamaymış meğer Bodimeli'nin sırrı, öğrendiğimizde çok şaşırdık. Gayet kolay bir uygulamaymış.

Baktık ki; bu lezzet durağının mutfağına günlük her türlü eksik görülüyor? Fakat sadece "yağ" alınmıyor tedarik ve sarf malzemesi olaraktan... Çünkü balıkların piştiği tavalar hiç bir zaman yıkanmadığı için, balıklar kendi yağında pişiyormuş!

Öztürk Serengil'de bu lezzetin hastasıydı. Kendisi Sokakbaşı doğumludur. Hatta kızı Seren'de. Eskiden, rahmetli Bodimeli Orhan amcamıza konuk olurdu kimi yıllar... Aynı masada olmasa bile, yan masalarda birlikte oturmuşluğumuz vardır kendisiyle. Bazen yanında başka sanatçılarda olurdu. Tuğrul Şan'lar, Seyfettin Tomakin'ler falan.

Bir defasında da Gömlekçi Sali abimiz misafir etmiş bunları... Seyfettin Ağabeyle biz, Giresun’un en eski ve iyi otellerinden Gedikali'den tanışırız. Otelin restaurantına çok sık uğrar, ömrü de uzun olsun iyi içerdi kendisi, bilirim... Eski Kale Restaurantta Öztürk Serengil, Seyfettin Tomakin, Sali abi dahil bir grup; iyi yemiş, iyi içmiş bir akşam... 5 kişi, 6 büyük rakı... Yemekler, mezeler... O güzelim sohbetle kafalar güzel olmuş ama hesap da kabarık. Hesap yüklü... Gecenin sonunda, Öztürk abi ile bizim saf yürekli Sali abimiz bir de ne görsün; para ödeme zamanı herkes bir mazeret bulmuş, masadan birer birer ayrılmış... Kiminin karnı ağrımış, kiminin acil çişi gelmiş, kimi o anda ishal olmuş, kimi çok acele karısını arayacak evi telefonla falan... Öztürk Serengil o çok bilindik ve filmlerdeki gibi bir replikle;

- Eeee Sali'ciğim, ortada bir cenaze var ve bilirsin ben oldum olası cenazelere katılmam. İiiiiiyk tıraaaaaşş??? Sen şu cenazeye bir el at da, sonrasına bakalım koçum... Haydi bakalım kelaaajj, nikelajjj!!!

Türünden abuk subuk cümlelerle hesabı Gömlekçiye yıkmış... Sali abi dedi ki;" O günkü hesabı ödedim ama sonrasında 15 günparasız gezdim!"

Ama artık oldu olacak, "battı balık yan gider" hesabı bir ufak rakı daha söyleme yiğitliğinde daha bulunmuş bu, demesine göre... Hesabın temizlendiğini ve rakıyı gören tayfa ise telefondan, tuvaletten anında geri gelmiş. Demin ishal olanların ishali anında geçmiş.

* * *

Gülmek güzelde?... Bütün bu hengamenin içinde;

Hiç bir ölümlünün harcı değildir bu, zamanı geri alamayız... Biz cennete, yeterince güzel ve seçilmiş kalp yolladık.

Kayıplarımızda oldu tabi, yaslarını hiç hazmedemeyip o her bir ayrı yüreğe ayrı ayrı gömdüğümüz.

Bu dünyanın en yeteneklisi ama ömrü en uçarı santraforu Raci Abimiz göçtü gitti. Daha dünya sahnelerine çıkıp bu dünyanın en büyük futbolcusu olamadan, bir sonbahar günü. Japon Yılmaz Ağabeyimizi kaybettik, apayrı bir pırlantayken. "İyi insan tanımak" terimi tam daonu anlatırken. Galeci Abdülfevzi abimiz göçtü gitti, o en güleç yüzüyle kara toprağa. Dondurmacı Halil Amca, Lokantacı Eyüp Dayı, Bodimeli Orhan Amca, Öğretmen Ahmet abi, Taksici Tak tak Naci..

Epey eskilerde, rahmetli Deli Semiha sık sık uğrardı Sokakbaşı'na... Arnik Teyzeyle iyi anlaştıklarını ve iyi arkadaş olduklarını düşünmüşümdür hep... Çünkü frekansları aynıydı herikisinin de. İkisi de, bizlere uhrevi dünyalardan haberler, mesajlar taşıyan nebiyelerdi bence. Birisi hayvan sevgisi çok bilirdi, diğeri bitkilere karşı çok hassastı. Her ikisi de içlerinde sonsuz bir hümanist inanç taşıyan birer sufi, modern bir filozof kalıplarındaydı bize göre. Sokakbaşının meşhur"Garılar Bazarı"nda çok güzel muhabbetlerine tanık olurduk. Millet yıkılırdı gülmekten eskiden, onlar burada bir arada iseler..

"Garılar Bazarı" halen duruyor. İnsanlar halen oradan sebzenin ve meyvenin en güzelini, en tazesini alıyorlar ama ruhu kalmamış artık her bir yerin... Ellerinden öptüğüm canım ablalarım, çok kıymetlilerim Ematu Hatun ve İpek Ablamsa her daim oradalar. Futbol kulübü orada. Taş tezgahlar, tahta sandalyeler ya da hasır tabureler orada..

Ama eskiler yok... Eskinin o özlenen ve aranan yüzleri yok artık.

Ben şimdilerde; Bodimeli'den çıkılıp ta, o anda en yakındaki ev hangimizin eviyse, (ev sahibi kişinin) girip de kendi evinden gece yarıları yumurta ve tereyağı çaldığı zamanları özlüyorum. Çünkü o gece en yakın fırında "yağlı" yapılacaktır mutlak. Çünkü, gecenin bilmem kaçında ve geç saatinde fırından çıkan o yağlı pidelerin sıcağı ellerimizi yakarken, Kale Bayırı hızlı adımlarla çıkılacaktır... Adına Şehr-i Canan dediğimiz bir kadim şehrin, o olağanüstü güzel göründüğü hem doğu hem batı manzarasına bakılarak pideler yenecek daha..

(O zamanlar bekarız,)

Sevdiceklerimiz, sevgililerimiz bu şehrin aşağılarında... Şimdi onlara uzaklardaki yüksek bir tepeden baktığımızda, gözlerimize çarpan işte o herhangi bir ışık demetinin içinde uyuyor olacak onlar.. Biz uykusuz... Biz yorgun...

Belki yanımda Güngör'le Yıldırım olacak?... Belki Şeker abimHakan, belki Gosdi yada AbazaMehmet?...Başka akşam belki Zafer, belki Selçuk yada adaşım Civa...

Daha, gelecek güzel günlerin hayalleri kurulacak..

Kızmayın bize olur mu?

Susun... Şimdi bütün şehir uyusun... Daha, kimseleri rahatsız etmeden sevdalarımıza türküler okunacak.

Sokakbaşı meyhaneAsmadandır kapısıBen gözüme aldırdımOnbeş sene mahpusu

- SON -

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Akyol - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberler Ankara Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberler Ankara hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.