ÖBÜR TARAF & YAVYUM EYTUĞYUY

Bu girizgah biraz garip, biraz da deli-dembelek olacak ama; düzenli olarak yaşadığım, ama düzensiz bir hayatım var benim, Tanrıya çok şükür… Tabi, bu düzensizliği sağlayan da, bazı düzenli alışkanlıklarım, aslında pek kötü de sayılmayacak huylarım, ve aslında hiç de kötü olmayan dünya iyisi dostlarımdır galiba?..

Bilirsiniz?... Birbirlerini sevip-sayan gerçek dostlar için samimi dostluklarda yaş mefhumu öyle çok da kaale alınacak bir ölçü değildir... Benim dostlarımın da yaş ortalaması işte tam da bu sebepten dolayı değişkenlikler gösterir kendi aralarında... Mesela;

Giresun’da herkesin tanıdığı, çok ama çok sevdiği, hani bazen “koca bir şehrin gülü” deriz ya? (İşte ondan,) herkeslerin saygıda kusur etmediği bir yapıya sahip, 70’inden fazla ömürlü Ertuğrul (Yavyum Eytuğyuy) Ağabeyim de benim dostumdur; bu dünyada başa gelebilecek en deli olayların kahramanı, gülmece öykülerin ustası, (yerine göre) kimi zaman Malkoçoğlu Kara Gürsel, bazen Aşık Gavlaki ve kimi bazen de Gürsullah Hocaefendi olabilen hımsım, akrabam Gürsel Ağabeyim de; onun henüz 5 yaşındaki dünyalar güzeli kızı Yağmur’um da olabilir söz gelimi bu insan... Ya da Giresun’un en namlı hamalı rahmetli Sepetçi Sebahattin veya rahmetli Nallı veya yine şimdilerde gözlerimizin çok aradığı rahmetli Arnik Teyzemiz de.. Hepsini de zamanında yaşadık, gördük..

Mühim olan şey; yaşa-başa-cinsiyet ayrımına-milliyete-paraya-pula bakmadan oluşturulabilen dostlukları ve tanışıklığı en samimi ve yalın haliyle yaşayabilmektir.

* * *

Bu topraklarda, benim özel ilgi alanıma giren ve delilikle velilik arası bir hayat sürüp de sonsuzluğa karışan çok insan tanıdım. Bana göre onların her daim özel bir ruhu, çok özel bir duruşu oldu. Elimden geldiği, dilimin döndüğünce de bu insanları kayıt altına aldım, yazmaya çabaladım naçizane. Kimi kitaplaştı. Onlar ki, zamanında, gündüzleri de ortalıkta görünen ve fakat sanki göklerden gelmiş parlak bir cisim gibi, bir yıldız gibi bütün bir şehir nüfusunu yörüngesi altına alıp, yaşadığı devirlere ücretsiz amme hizmeti sunan diplomasız ruh bilimcileridir.

Onların kahkahalarla dolu hikayelerini; üstelik hiç para vermeden, bila ücret ve eşi emsali olamayacak özel seanslar olarak kabul edip, öyle dinlemişimdir çok zamanlardır. Sonra da yazıyorum bunları, naçizane... Fakat kahramanların adları her devir değişse de, geriye bıraktıkları özel hikayelerin tatlarını sonraki zamanlara kaydedip bırakmaktır esas amaç. Çünkü onlar; ait oldukları bu toprakların rengi, tadı, tuzu, alı-moru-gülü-çiçeği, kısacası her şeyidirler bana göre... Kent kültürü onların bu uçsuz bucaksız anlatılarında evrilir, zamanı geldiğinde dile gelir, büyür-yeşerir: Hayat olur.

Ben bu manada işin daha çok gülmece fakat edebi tarafındayım. Yalnız, şununda farkına varmış olarak bunu yapmaktır, yazılan her öyküdeki arta kalan çabam:

"İnsani kodlardan bize geçmiş bulunan sevgi ve saygıyı onlardan asla esirgememek, asla dalga geçmeden ve kimseleri küçümsemeden yazmaya çabalamak."

Şimdi kim diyebilir ki; Giresun'un en namlılarından Ertuğrul Abimin, az yukarıda sayılanlarla uzaktan yakından bir alakası var? Adam, kimselerin yapamadığını yapmış, içindeki olağanüstü sevgiyle ve herkese faydası dokunan yardımseverliğiyle koca bir şehrin sevgilisi olmuş... Bir ömre bedel çabayla ama samimi insanlar biriktirmiş etrafında. Bunları parayla, pulla, statüyle, makam mevkilerle asla yapamazsınız. Hiç kimsenin harcı değildir böylesi manevi yiğitlikler. Bu şehirde ne vali, ne belediye başkanı ne de milletvekilleri, ne de hiç kimse onun kadar ne tanınır, nede onun kadar sevilirler.

Geçen gün bir aradaydık, yoldaydık.... Arabayı da o kullanıyordu. Bir anda, koskoca bir caddeyi kahkahalara boğacak bir olay yaptı yine Ertuğrul Abi... Önümüzde, trafikte hata yapan ve yolu kapatan bir şoförü; olduğumuz arabanın el frenini çekip, gidip yarı şaka-yarı ciddi dakikalarca döverek, trafiği hepden içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Kahkahalar eşliğinde o bölgede trafik kilitlendi.

- Aabi, sen şimdi ne yaptın?

Diye sorduğumuz soruya aldığımız cevapsa ondan beklenir nitelikteydi, zaten de öyle de oldu;

- Ne yapacam, çıçtım aazına!... Bi taa da böyle bi hata yapmaz babasının accına çıçtıım!

İşte bana 30 yıldır bir Baba şefkatiyle Büyüklük eden bir Adamın, işte size, akıllara zarar bir hikayesi... İşte başlıyor.

(Eminim yarın bana yine çok kızacak ve "yine hakkımda yalan yanlış şeyley uyduyup, kendi olanca manyaklığını yazmışsın, pis mendebuy" diyecektir garanti.)

* * *

Eytuğyuy aabimiz (Allah bir daha göstermesin,) tam 2 defa ölümün kıyısındaki uçurumlarda gezinip de oralardan geriye dönen bir mucize Ademoğludur... Her ikisinde de, süresi uzun yoğun bakım ünitelerinde kalmıştır kendisi... Benzetmesi bile kötü; yani bir nevi "imamın kayığına binip binip, tam kürekler çekilip o sonsuz denize açılacakken kayıktan inmiştir anlayacağınız."

E, tabi; yarım yamalak da olsa bu yolculukların akisleri de sonradan ortaya çıkmıştır bizim için... Hem de, kahkahalar eşliğinde..

* * *

Rivayete göre olayın ilk başlangıcı şöyle başlamış, şöyle oluşmuştur, Eytuğyuy aabi ifadesiyle:

(Önce,) o sonsuz uykuya tam daldığı anlarda, çok büyük ama düşünülmeyecek kadar büyükçe bir kapının önünde öylece duruyormuş kendisi... Bu kapı, hiç bulunmaz abanoz ağacından olup, büyüklüğü küçük bir dağ kadar varmış... İki kanatlı imiş... Kendisi bu kapının devasa ebatlarına şaşkınlıkla, güzelliğine de hayranlıkla bakıp boş boş oralarda gezinerek, bilinmeyen akibetini beklemekteymiş... Ardından, yarı açık olan bu büyükçe devasa kapıdan içeri adım attıktan hemen sonra kapı birden bire kapanmış. Ortalığa demin vuran o çok parlak ışıklardan da bu olay sonrası eser kalmamış. Ertuğyuy aabininse bu dünyaya ait bırakacağı son söz, son seda şu olmuş bu anlarda, çaresiz;

- Uyy Anaaamm! Son gapı da gapandı ya yüzümüze ulaa? Sannedersem şimdi boku yedik!

Derken o karanlığın içinde, içinden geçtiği çiçeklerden oluşma bir yol karşılamış onu... Öyle çok ve bilinmez çiçekler varmış ki burada?... Yürümüş o yolda, akibetini bilmediği, fakat biraz da "kurbanlık koyun" misali kaderinin ona çizdiği sonu merak edip, onun peşine takılma dürtüsüyle... Yürümüüüş, yürümüş. Yeni bir kapı daha görünmüş gözlerine sonra, az ilerde duran, kapalı... Tam önüne vardığında, bu kapıda açılmış kendi kendisine. Ertuğrul abim bir de ne görsün?... İçeride çok güzel ve transparan kıyafetler içinde bir dünya kadın! Hepsi de aynı tornadan çıkma kalemler gibi, hepsi de çok güzel hatta?... Demiş ki bu kendi kendine, oracık da söylenmiş dünyada geride bıraktığı kaderine de biraz kızarak;

- Lan Oooğlum Eytuğyuy, buyalayın bu kaday güzel olduunu bilsen, taa önceleyde gebeyip de geliydin lan ha bullaya?... Dünyanın ta accının oytasına çıçiiim ben e'mi! 70 sene gaday, maf'etmiş beni... Allah belağsını velsin şu şanşımın. Anam baksana, ne gayılay vaymış öbüy tayafta? Dünyadayken ömyün gayılaya çiçek daşımaynan geçtiydi. Hiç olmazsa buyda, çiçee paya veymezsin... Hey tayaf, hey yey çiçek buyda.

Fakat, bu rüya da çok uzun sürmemiş maalesef?... Az ilerlerden koşarak yaklaşan iki görevli(?) soluk soluğa gelip, Ertuğrul abimi uzakta görünen çayır-çimen bölgeye (güreşe) davet etmişler, kollarından tutup.???

Ertuğrul aabi güreşçi mi?... Elbette ki hayır. Değil tabi... Fakat her yerinde kendine göre kuralları, katlanılması gereken kaideleri ve uyulacak raconları varmış demek ki? ... Buraya da gelen erkekler, önce güreşe tutuşmak zorundalarmış.

Ve meğersem; Ertuğrul abimi az uzakta bekleyen dişli rakip de, Hz. Ali'nin yaşadığı dönemlerde güreşe tutuştuğu ve onu yendiği İran'ın büyük pehlivanı Rüstem'miş?... Ertuğrul abi kötü kaderine çakıp çakıştırarak mecbur yürümüş o mesafeyi de, az sonra güreşe tutuşacağı bu sert rakibe karşı... Yürürken de içinden şunları söylenerek;

- Ula sende de ne şanş vay Oolum Eytuğyuy?... Büssüyü tıyanspayan gayı buyda boşda duyuyken sen gel, İyan'lı Yüstem ayısıyla kapış..

Ama tabi öbür dünyada, bu dünyadakinden çok mucize varmış yalnız?...

Bunun kanıtı olarak da;güreş daha henüz başlamadan, çook uzaklardan, sarı saçlı-mavi gözlü bir dev belirmiş... Ertuğrul abi gördüğü bu mucize karşında gözlerine inanamayıp önce onları elleriyle bir güzel silmiş... Karşıdan onlara doğru yaklaşan şahsiyet, Atatürk'müş. Bu esnada da Ata onlara doğru hışımla, biraz da sinirli sinirli ve sanki herhangi bir olaydan dolayı oradakilerin alayını hesaba çekecek bir tavırla yürümüş, gelmiş... İlk sözü şu olmuş Ata'nın Ertuğrul abime, çakmak çakmak gözlerinden sanki alevler çıkacakmış gibi duran bir edayla;

- Söyle bakalım bana Çocuk!... Türk'müsün sen?

Ertuğrul abi içine düştüğü bu akıl almaz sahnenin ilk sorusuna, içinde bulunduğu anında şaşkınlığıyla hiç düşünmeden cevap vermiş;

(Bu anlarda Ata'nın gözlerine bakamayacak kadar çekingen, başı önünde ve sanki sorguya çekilen idamlık mahkum hallerinde;)

- Evelallah, elhamdiyüllah, ayy şey paydon Ata'm yannış oldu: Tüyküm! Doyyuyum! Çalışkanım!... "Evet" yaani.

Ata, heyecandan eli ayağına dolaşan Ertuğrul abime biraz da bıyık altından gülüp, ardından tekrar o bilindik ciddiyetini takınarak yine sertçe sormuş;

- Nasıldır peki, bıraktığım Cumhuriyetin bugünlerde hali-durumu-ahvali? Memlekette her şey yerli yerince midir?

(Ertuğrul abi sanki; "haaaaa... a'ha işde şimdi çıçdık!..." dercesine üst dişleriyle alt dudağını iyice bir ısırarak, ama "şimdi koskoca Atatürk'e memleketin gerçek halini söylesem, buralarda bulduğu ilk yarmaça odunuyla beni döver bu!" diye düşünüp başlamış uyduruk-gaydırık yalanları sıralamaya;)

- Memleketin hali iyidiy Paşa'm... İşsizimiz yoktuy. Ülkemizde bilim, sanat, teknoloci çoktuy... Samanı-eti, kuyu fasulyeyi-nohutu, buğdayı-meycimeği ve aklına gelebilecek hey biy naneyi payaylan dışaylaydan alsak da, dünyanın en ileyi ülkesi, şu anda biziz efenim... Uzaya giden hiç bilinmez gemileyimiz,(?) gökleyde gezen göyünmez uçaklayımız(?) vay... Cezaevliyimiz bomboş, Meykez Bankamız accına kaday payalayla doluduy.(?) Yeyli ayaba bile yapıyoyuz aytık(?)... Jet Fadıl adında dünyaca ünlü biy giyişimcimiz dahi vay bu konuda... Kadiyşinas halkımızın(!) kendisini ona süyekli öptüydüğü.(???)

Konuştukça daha da çok batarak, fakat sonra söze yine kendisi devam ederek de;

- Biy de Cengiz İnşaatcımız vay Paşa'm... Ama onun, geyide bıyaktığın millete yapacaklayını(!) buyada söylemek bile istemiyoyum... Durum buduy: Ayz edeyim!

Atatürk;

- Güzeeeel. İyi peki, tamam... Son iki-üç cümleyi pek de anlayamadım ama her neyse... Şimdi şu Rüstem'i şu meydanda bir yende, Türkün gücünü buralarda da göster ebedi aleme ve cümle aleme, bir daha.

Güreş yapılmış...

Müsabakanın orta yerinde (bu bizim) Türk güreşçiden umudunu kesen Ata, hemen yanında oturup da, güreşi büyük bir ilgiyle izlemekte olan Hz. Ali'ye şöyle deyivermiş;

- Kalk gidelim, Yaa Şah-ı Merdan... Biz de bu Ertuğrul'u esaslı bir pehlivan sandıydık? Görünüşe bakılırsa; çok bozulmuş, zayıf düşmüş, eprimiş benim Aziz Milletim.

* * *

Ertuğrul abinin demesine göre, Rüstem ayısı bunun bütün kemiklerini birer birer kırmış o gün... Ama fakat, güreşi teknik üstünlükle kazanmış sonradan açıklanan sonuçlara göre Rüstem.(?) Zaten ilk kafileyle de Ertuğrul abi cennetten geri postalanmış, bu rezil güreş müsabakasından sonra. Ertuğrul abi bir tek puan bile alamamış Rüstem'den. Cennetteki bütün Türklerin yüzü yerlere geçmiş. Zaten Ertuğrul abi; karşısındaki Atatürk gibi bir yüce şahsiyet olsa bile, dünyada sevmediği kimi kişilerin babalarının ağızlarına küfürler edip edip durmuş, bayramlık ağzını tutamayarak oralarda. Dünyaya o ışıklı tünelden geri geldiğinde ise ilk olarak; Giresun Özel Ada Hastanesinin Giresun Adası'na (Aretias) bakan deniz manzaralı lüks odasında Faruk Kankaya abimizi görmüş bu... O anda nasıl olduysa, içine kendisinin tekrar girip yattığı yatağın ayak ucunda çok üzüntü bir halde ve gözyaşları içinde oturan Faruk abimiz, Yavyum Eytuğyuy'a hüşu içinde Kur'an okumaktaymış. Yasin-i Şerifler günlerdir tekrarlanırmış, hatimler indirilirmiş falan..

Allah almasın seni e'mi Faruk abi?... (Zaten Faruk'cuğum da ben bilirim, en derin Hocalarımızdandır kendileri???)

Uyanıp da bu manzarayı gören Ertuğrul abi ise, cennette öd korkusundan atamadığı bütün kahkahaları, sanki biriktirmiş gibi oracık da atmış... Peltek diliyle şunları da söyleyerek;

- Ula Faayuk!... Ula accına çıçtığım!... Ayı Yüstem beni az önce peymepeyişan etti, kemikleyimin sağlam olanı kalmadı da, ben yasıl oytopedi seyvisinde ve tüm vücut alçılay, saygılay içinde değilim? Desee bana Allah aşkına?..

Sonrasında da Hz. Ali'nin cennette sürekli ucu çatallı bir kılıçla (zülfikar) gezdiğini ve en son olarak;

- Ertuğrul!... Sen dünyaya geri döneceksin. Geçicisin. Kadro alamadın. Bu yüzden burada kaldığın bu süreler içinde akıllı ol! Arıza çıkartma!

Diye, kendisine nasıl ayar verdiği konusunda sallayıp, cennetteki anıları hakkında iyice de bir saçmalıyormuş ki:

Tam da o anda odaya, bir doktor ve yanı sıra hemşireler girmişler, sabah konsültasyonlarını yapmak için... Faruk abi bütün ciddiyetiyle gelen doktora yanındaki herkesin kahkahalarına engel olamayacakları şu cümleleri sarf etmiş;

- Hoca'm, Allah aşkına bu deliyi alın burdan!... Kendisi, vücudunda hiç bir kırık olmamasına rağmen gidip ortopedi servisinde yatmak istiyor. Zaten az öncede bana; öbür dünyaya gidip geldiğini, cennette de Hz. Ali ve Mustafa Kemal Paşa'yla görüştüğünü anlattı. Rüstem diye biriyle de güreş mi tutmuş ne?... Bence bulunduğumuz bu servise de aslında gerek yok! Ruh hastalıkları bölümünüz varsa, daha uygun olur bu manyak için bu çözüm... Kaçıncı kattaydı orası?.. - S O N -

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Akyol - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberler Ankara Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberler Ankara hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.